Uyanan rahimler aşkına!

Kaz Dağlarında Filiz (Telek) ve Rah(Busby) ikilisinin düzenlediği Rahim Uyandırma inzivasına katıldım geçen Eylül’de. Bir yanımı çağırıyordu bu inziva, ama sözü bana geçen diğer yanım dizginlerimi tutuyordu sıkıca. Bahanelerim çoktu, param yoktu, o yolu nasıl gidecektim, rahim uyandırma da neydi, yapmak istediğim bir dolu başka şey vardı falandı filandı. Dizginler kaymışken Filiz’e yazdım istiyorum diye, sonra ay yok aslında param yok dedim, “Hallederiz, sen hele içine bak istiyor musun” dediğinde kaçıp saklandım ve cevap vermedim. Sonra çevremdeki kadınlardan “Ben buna gidiyorum, sen de gelsene” diye yağmaya başladı teklifler. Öyle bir an oldu ki “Tamam ulen, gidiyorum. En olmadı bir dolu sevdiğim kadını görürüm” dedim. Halen rahmimle ve uyanışla ilgili bir hedefim, rahmimin sesi olduğuna dair ise fikrim dahi yoktu.

koza.jpg

Koza ile yola düştük, gevreklerimizi yiyip ayrıldık İzmir’den. Bir yandan dreamcatcher’lar ördüm, bir yandan filmlerdeki (ve hayallerimdeki) gibi serilip uyudum emek emek yapılmış bir karavanın yatağında. Biraz dolaştık, biraz durduk, biraz konuştuk, biraz sustuk ve Kaz dağlarına vardık en sonunda. Bir zeytinliğe attık çadırımızı, ay ışığına selam gönderip uyuduktan sonra sabah erken uyanıp gövdelerini sevdim zeytin ağaçlarının ve yeşilin her tonundaki zeytinlerle oynadım çocuklar gibi. Herkes uyandığında taktık çantaları ve az ötedeki Hızır Kamp’a vardık. Tavuk ve horoz sesleri, gülüşmeler ve akan derenin şırıltısıyla karışırken derin bir “OH” çektim. Rahmimi bilmem ama bana iyi geleceği kesindi bu buluşmanın. Bir bir sarıldım tanıdığım kadınlara önce, sonra tanımadıklarımla tanıştım çekingence, ufak ufak. İnzivanın detaylarına girmek istemiyorum, hem büyüsü biraz kendinde kalsın diye, hem de akış halindeyken gittiğim geldiğim yerleri söze dökmek yerine histe bırakmak niyetiyle.

zeytin.jpg

Peki bu inzivadan bana ne kaldı? Rahmim uyandı mı? Zevkin ve kişisel kabullenmenin zirvesine vardım mı? “Aydınlandın mı gız? Hele onu de bağa”

Rahmimi uyandırdım a dostlar! Halen yatağın sıcaklığında gözleri yarı aralık öylece uzanıyor tembelce ama bir kıpırdandı, bir kırpıştırdı kirpiklerini. Adet dönemim ve sevişmelerim haricinde varlığını çok da fark etmediğim o rahmim dile geldi! Aynı kalbim gibi, zihnim gibi bir sesi varmış meğer. Zihnimin koşturmacalı ve oldurmacalı sesi, kalbimin kadife ve kabullenici tınısı arasına çocuklar gibi oyuncul ve bilge bir şakıma katıldı. Şimdi bunu yazarken rahmime odaklandığımda yine duyuyorum o sesi, çağıl çağıl kahkahalar vardır ya, çanlar çalmış ya da nehirler akmış gibi ruhu yanında götüren, işte öyle bir sesi var benim rahmimin. Seneler önce kalbimin sesini yeniden duyduktan sonra şimdi de rahmimin sesine kavuşmak (her zaman dinleyemesem de ikisini de) inanılmaz bir güven veriyor bana. O sesi duyduğumda öncelikle tüm dişilerle, sonra da tüm varlıklarla ve hatta yokluklarla bağlantıda hissediyorum.

yoni.jpg

Rahim tamam, peki yoni de ne?

Rahmi de içerek kadın cinsel organının ve yaratım enerjisinin bilgeliği olarak tanımlanabilecek Yoni kelimesini daha önce Tantra araştırması yaparken duymuştum ama ilk kez bu inzivada bu kadar üzerinde durdum. Bir bilgeliği vardı cinsel organımın, cinselliğimin, yaratım enerjimin evet. Yonimmiş meğer o. Meğer ki ellerimi vajinamın üzerine koyduğumda tuhaf bir şey yapmıyormuşum, bacaklarım açık oturduğumda karşımdakine yoni enerjisi gönderebiliyormuşum, yoni pulse ile ne enerji düğümleri çözünüyormuş! Hem inziva sırasında hem sonrasında, hem kendimde, hem başkasında deneyerek gördüm. 30 kadına sorduk, 3 popüler cevap bulduk yani (“Aileler yarışıyor”u hatırlar mısınız? :))

Geçmiş hesaplaşmaları da yaptım bolca. Bugüne dek yeni hayatlar keşfederken, tam da o yaratım enerjisinin dans ettiği zamanlarda hani, sevgililerimden kopma ve başka birisine; yeniye yer açma halindeymişim. Yonimi sadece cinsellikle algılayabildiğim o dönemlerde cinsel partnerlerimle keşfetmişim hep yeni yolları. O gücü başka şekillerde algılayabildiğimi ve kullanabildiğimi fark etmemi sağladı bu inziva. Yine de yonimin sesini duymak ve dinlemek pratiği çok yeni bana, hele bir de yoni-kalp-zihin üçlüsünden onay alan kararlar vermek henüz çok nasip olmadı :)

Yeni keşifler arasında yoni buhar banyosu, yoni yumurtası, yoni nefesi de vardı. Mesela geçmiş demişken, yoni buharı yaptığımda yakınlarda kaybettiğim babamla özdeğerim hakkında konuştuğum tuhaf bir paralel evrende buldum kendimi. Oysa ki sadece çeşitli otları kaynattığım tencereye yanlışlıkla değip popomu yakmayayım diye tuhaf hallerde oturmaya çalışıyor ve belime sardığım battaniye açılmasın diye çabalıyordum. Bir anda çocukluğumdaki kanepede babamın yanında bulmak kendimi en son beklediğim şeydi! Gazetesini okurken yüzüne derin derin baktıktan sonra bir cesaret “Senin bana değer verdiğini söylediğini duymam gerek, yoksa o değeri hep başkalarından duymaya çalışıyorum, bu ciddi bir konu, lütfen benimle ilgilenir misin”demeyi hele aklımın köşesinden geçirmemiştim. Ama o sözü söylediğimden itibaren gazetesini azıcık indirip gözlerime baktıktan sonraki sohbetimizin derin bir yaramı şifalandırmaya başladığını fark etmiştim.

yoni compass.jpg

Başka farkındalıklarım da vardı, daha önce aklımdan geçirmediğim şeylerin farkındalıkları. Kadınlara “doğru düzgün otur” derken dünyanın nasıl bir enerjiden mahrum bırakıldığını hiç düşünmemiştim mesela. Bacaklarımı açarak oturma özgürlüğümü geri aldığımda dişil ve eril enerji dengelerine katkı sağlıyor olabilir miydim? Moralim bozuk olduğunda ellerimi rahmimin ya da vajinamın üzerine kapattığımda ta derinlerden gelen gelen o gücü görmezden gelebilir miydim? Yaratım enerjisiyle dolup taşarken şifayı hem kendime hem başkasına yonimle akıtmak gerçekten elimle akıtmaktan daha etkili değil miydi? Severken, sevişirken, heyecanlıyken, bir karar aşamasındayken fısıltılarını duydum yonimin. Ve biliyorum ki bu kıpırdanmalar uyanışlara, bu fısıltılar gür sesli şarkılara da dönüşecekler yavaş yavaş. Ve gün gelecek bu satırlar arasına gizlediğim, yazmaya cesaret edemediğim daha nice derinlikleri açıklıkla paylaşabilecek hale geleceğim. Biliyorum, çünkü yonim fısıldıyor :)

 

Teşekkürler 2016

boden-golTeşekkür ederim 2016. Bana çok şey kattın. Çok şeyi de aldın götürdün, doğruya doğru. Bir kısmının yeri boş kalsa da bir kısmından yeni yeni filizler çıkmaya başladı.

Daha ilk gününde yollara düştüm, pır pır eden kalbin canlılığı ve sürprizlerin telaşı ile attım adımımı sana doğru. Tatlı heyecanları darmadağın eden fırtınalar izledi, kış boyu deri değiştirdim. Kendime ilmek ilmek ördüğüm o güzel kozalar dört bir yanından yırtıldı. Kimdi Ayşe? Doğrusu yanlışı neydi? Ne yapar, nasıl severdi? Unuttum.Yargılanmak ne demekmiş benim için uzun uzun inceleme fırsatım oldu. Meğer dışarıdan gelen yargılar kendimi yargıladığım kadarmış, tenimin geçirgenliği kendimi kabulüm kadar. Sevilmek ne yaptığımı bırak, kim olduğumdan dahi bağımsızmış. Sevgi hepsinin ötesinde, özde imiş. Göz yaşları eşliğinde kendimi kabullenmeye başladım titrek adımlarla, dostlarıma, sevdiceklerime, tanıdıklarıma hatta tanımadıklarıma tutuna tutuna. Girişinde koala uyarısı olan bir kafede üzüntülerimi geçirmek için bana pipetten yapılmış sihirli değnek verip neden ağlıyorsun dedi biri. Ve o anda kendimle ilgili en zorlandığım şeyi paylaştım tanımadığım biriyle, gözlerinde yargı görmeyi beklerken evrenin sevgisini aldım cevap olarak.

Bir bir yargıladığım kişilerin pabuçlarını giydim ve sevgim yerine yargımı paylaştığım günler için yaşlar döktüm. Ah, çok yaşlar döktüm bu sene evet. Patlayan bombalara, korkulara, aşklara, hayal kırıklıklarına, vedalara, ölümlere, bitişlere. Umudum kırıldı, gücüm bitti, karanlık beni yutsun istedim. Sonra dalgaların geri çekilmesi gibi kumsala vurmuş ve nefes almaya devam eder buldum kendimi. Hepsinin sonunda bir yerde şefkat vardı. Ya sarmalayan bir kucak, ya tınlayan bir tel, ya dağınık saçlı bir kız çocuğunun kağıttan bana bakışı, ya da ekrandaki bir kaç satır yazı. Bir yerde güzellikler hala dünyayı kurtarıyordu. Öyle güzel seviyordu ki insanlar, her ruhta gördüğüm güzellikler kendi ruhumun her yanına yayılıyordu.

ukulele
Bol bol yol yaptım, uzun zamandır gitmediğim yerlere gittim, ailemle, sevdiklerimle zaman geçirdim. Ankara’da anne kokusuna dost sohbetleri, masallar ve üç patili bir kedinin gece boyu nasıl top peşinde koşturduğunun anıları karıştı, Adana’da Nöbetçi Kütüphane yuvam oldu. Karataş’ta 13 sene önce bıraktığım anılarımı topladım halam, enişte, kuzenim ve yeğenimle. Çandır’da “işte burası galiba” dedim, gece uyanıp kafamı kaldırınca gördüğüm yıldızlar, sabah uyandığımda kahvaltı başındaki sıcacık dostlar ihya etti beni, şarkılar söyledim “uu yee aaa nını samting” diye. Kayseri ‘de bir kaçamak yapıp iskenderin tadına vardım, mektup arkadaşıma kavuştum bir çifti bol keyifle evermek için toplaştığımızda. İzmir, Urla, Kemalpaşa’da gelecek planları, geçmiş hesaplaşmaları yaptım can kadınlarla ve minnoş bebişlerle. Bodrum’da aşka bulandım, arkadaşların bazen aileden öte olduğunu hatırladım, bazen de ailenin yerinin başka olduğunu. İlk kez bir Jam kolaylaştırdım Gümüşlük Akademi’de. Antalya’da darbe girişimi sonrası sezon dışı havasının tadını yeğenlerimle denize girerek çıkardım, öptüm, sevdim, sardım ve hala olmak ne demekmiş anladım. Eskişehir’de kayalara tırmandık ve bir baykuşla karşılaştık, Nallıhan’da kuş uçmaz kervan geçmez telefon çekmez (ve tam da bu yüzden çok güzel olan) Uyuzsuyu’nda mahsur kalmaktan kurtardı bizi piknik sofrasında bize sucuk ve tavuk ikram eden bir yurdum ailesi. Kaz Dağları’nda rahmimin de kendine ait bir sesi olduğunu keşfettim, bedenime bıraktım kendimi. İstanbul yine Galata’yla aşkımı tazeletti, ikizim dediğim bir dostun dünya evine girmesi vesilesiyle  eski arkadaşlarımın varlıklarına doydum, Kanyonizasyon (Pan) her zamanki sıcaklığıyla sardı beni, bir dostun evinde İstanbul’da tek başıma ev keyfini yaşadım deli gibi. Artvin ve Rize’de sanki asıl yerimi bulmuş gibi hissettim, dudaklarım sözsüzken ruhum şakıdı şelalelerle, dağ tepelerinde, denizde. Stockholm’de yuvama kavuştum pek çok anlamda ve Boden’de özlediğim karlara ve ailemin başka parçalarına. Bazen uğradım geçtim, bazen uzunca kaldım.mtpro

İlk kez şehirler arası otostop çektim uçan halısını uzak diyarlarda unutmuş bir dostla, ilk kez şaman yolculuğu yaptım, ilk kez balığa çıktım, ilk kez ukulele çaldım, ilk kez topluluk önünde müzik yapıp şarkı söyledim, ilk kez stop motion film çektim, ilk kez bir karavanın ardında uzanıp yol yaptım, ilk kez kendi yaptığım sandaletleri giydim, ilk kez bir masanın başında 10 saat oturup zencefilli kurabiyeden ev yaptım ve kim bilir daha hatırlamadığım ne ilkler yaşadım.

ginger

Tazecik sürgünler verdi sene boyunca suladığım tohumlar, bir bir isimlerini yazacağım hatırladığım kadarıyla, bolluklarını onurlandırmak niyetiyle. Eşya Kütüphanesi ekibi ile yaptıklarımız arttıkça yeniye evrilmek için Ortak Yaratım altında topladık tüm işlerimizi. Güzel kadınlarla güzel niyetlere doğru HayrA alamet işlere başladık. Modern Times ekibiyle tanışıp kaynaştım, hem yuva oldular hem ortak bana. Anadolu Sanat Jam‘in ilkini gerçekleştirdik, kalbimin ve kapasitemin sınırlarının ne kadar esnek olduğunu ve olduğum halimde durduğumda hiç bir yükü tek başıma taşımam gerekmediğini gördüm. İlk kez bir atölye yapmak için bilinmeze adım atarken elimden tuttu bir güzel kadın, Bilinmeyeni Kucakla‘dık ve sonra bambaşka projelerde de beraber dans eder bulduk kendimizi: bir yerinden tutsam iyi olacak dediğim eğitim sistemine kendi dokunuşumuzu katma fırsatı verdi bize Keşfet. Ellerimle yaptıklarımı sattım ilk kez, WoodPaperPliers diye bir minnak markamız oldu oyunlarla ve neşeyle.
ortak yaratim.jpg
Bir yanım da yaprak döktü tabi ki, ülkem için, dünya için paniklerle, çaresizliklerle, sessiz çığlıklarla doldum taştım. Kalıplarım parçalandı, beklentilerimin iplerini kestim bir bir, ruhuma yapışmış inanışları sökerken kanattım kendimi bolca. Aşk, Halil Cibran’ın dediği gibi, öğüttü ve apak etti beni, oldurmaya çalıştığım her şey yıkıldı üzerime. Oldurmaya çalışmayı bıraktım ve olduğu haliyle kabullenip geri koydum aşkı kalbime, her haline eyvallah diyerek. Eşya Kütüphanesi döngüsünü tamamladı, veda ettik kendisine kocaman bir şükran ile. Babamın ölümünden sonra içimde kalanlarla yüzleşmem devam ediyor, ölümün çok da bitiş gibi olmadığını fısıldayan yanımın sesi daha güçlü çıkar oldu. Bol bol özledim bu sene, yanı başımdakini bile özledim bazen. Gerçekten yetti artık dediğim yerler oldu, karanlık yutsun beni de bitsin dediğim. Elimden kolumdan tutup kaldırdılar beni bazen dostlar, bazen içimdeki bir yumuşacık ses. Bu kış zor geçti ama baharı verimli oldu. Yasın ve kutlamanın ölüm ve yaşam gibi birbiri içinde dönüp durduğunu gördüm.
ihlamur
Çok şey öğrendim ah şükür sana 2016. Şükür size çevremi saran güzel ruhlar. Dokunup geçeninden kalbimi avuçları arasına alıp öpenine kadar bu kadar şahane insanın hayatımda olmasından duyduğum minneti anlatmaya kelimeler kifayetsiz. Kendime de şükran doluyum, bedenimi, kalbimi, ruhumu, zihnimi kutsuyorum ve her halime teşekkür ediyorum. Yoluma çıkan karanlıklara ve zorluklara da minnettarım çünkü aslında karşıma çıkan karanlıklar içimin karanlığı kadar. Mevlana demiş ya, “Doğru ile yanlışın ötesinde bir yer var, orada buluşalım.” iyi ile kötünün ötesinde bir hal var oraya kavuşalım diye diliyorum ben de.

2016, senin bitişini kutluyorum bugün. “Oh be bittin” diye değil de bitişleri kutlamayı öğrenebildim diye. Tüm yaşananları onurlandırarak, bir bir teşekkür edip gönderiyorum, gidenlerin yasını tutup yeni doğanlara gülümsüyorum. Karanlık geceyi yürümenin şafağa ulaşmanın tek yolu olduğunu biliyorum artık çünkü.

Ve 2017, bebek kokulu yıl. Sana ve getireceklerine alan açıyorum olabildiğince.İnanıyorum birlik içinde büyüyeceğimize. Kendi yaralarıma  ve gördüğüm yaralara şefkat göstermeye; yaptıklarımı, yapamadıklarımı ve yapmadıklarımı takdir etmeye; sesimi duyulur, işimi görünür kılmaya ve bunu yaparken “bir çocuğun ördekleri beslerken hissettiği gibi saf bir neşe”yle dolmaya; yerimi bulmaya; bedenimi, zihnimi, kalbimi, ruhumu bütünsel olarak dinlemeye; olanı olduğu gibi kabullenip sevgiyle kucaklamaya niyet ediyorum. Her halinle hoş geliyorsun. Bir adım, bir nefes, bir süpürge…words-beyaz

Bir yolu olmalı ama ne?

Bir yolu olmalı ama ne? Yangından beri yeniden zihnimde dönüp duran bu soru dünkü patlamadan beri arka plan sesim oldu. “Bir yolu olmalı ama ne?”

Ben organize etmeyi beceremem ki. Dese ki birisi haydi sokaklara, hemen çıkarım, gider çay dağıtırım, rennie solüsyonu hazırlarım (böyle bir yeti gerekliliği ne tuhaf) koşarım, otobüs durağını rengarenk boyarım. Yaptığımdan biliyorum. Ama “yaptım da ne oldu” hissini nasıl geçiririm bilemem ki.

Politikadan anlamam ki ben. En fazla camıma yazı yapıştırır, insanlara bildiri dağıtırım. Bir iki forumda fikir belirtir, üç beş satır yazarım. Parti kurup düzeni değiştirmekten anlamam ki.

Ama canlar kavruluyor, dört bir yanda!! Benim de içim kavruluyor. Kavrulmasın diye öyle çok önlem almışım ki, neredeyse haberler sıyırıp geçiyor. Delirmemek için zihnimin önlemleri. Hem bilmek, hem nefret etmemek, bir şey yapmadan durmak, yakınım yokmuş diye sevinmek, sevindiğim için vicdan azabı duymak, gidenlere ağlamak, kalanları düşünüp parçalanmak, bunları yapanları da olmasına izin verenleri de hiç anlamamak, anlamaya çalışırken kendimden soğumak, nefret etmemeye çalışmak, öfkeyle eyleme geçmemeye çalışmak, içerideki sevgiyi bulmaya çalışmak. Hem gözlerimi kapatmamak, hem öfkeme yenilmemek. Mümkün mü? Sevgiden eyleme geçmek..

Bir yolu olmalı ama ne? Yangından sonra yaraları sarmak mı, geride kalanlara sarılmak mı? Elimde bol bol şefkat var, bunu yapabilirim. Ama neden susmuyor içimdeki sesler bunu düşününce? Akan çatının altına kova koymak değil, çatıyı onarmak benim istediğim. Yine de, o kovayı da koymak gerek belki. Çünkü çatı akıyor. Çatıdan pislik akıyor oluk oluk. Temizleyebildiğim yerleri temizleyeyim ben, belki bir çatı ustası da ufuktadır.

Sakince gözlemlemeyi önerir zen metinleri. Şiddetten değil, şefkatten yola çıkmayı. Görünmeyen düzlemlerden mi ilerlesem, meditasyona mı versem kendimi, anlayamadıklarımı sevmeye mi çalışsam? Evet bu da var. Bunu da yapabilirim ve yapmaya devam edeceğim ama delirmemem için şu an yeterli değil sanki.

Bir yolu olmalı ama ne? Kafa kafaya versek bulamaz mıyız? Kötüymüş gibi gözüken dünyanın kirli örtüsünü sıyırıp güzelliğine ulaşamaz mıyız? Hani betonu çatlatıp açar ya o papatya, hiç yokmuş gibi gözüken yerde güzelliği bulamaz mıyız? Yoksa biz miyiz o çatı ustaları. Bir çıksak o çatıya, onaramaz mıyız? Birlik olsak yaparız biliyorum da, nasıl birlik oluruz onu bilmiyorum. Bir yolu olmalı ama ne? ?

even-a-tiny-flower-is-able-to-crack-concrete-2-500x442

Yaşa – Öğren – Paylaş

Kışın karanlığında kabuğuma çekilmiştim bir süredir. Kendi karanlığıma bakmanın yanı sıra belki de biraz güç toplamak gibiydi. Facebook’u kapattım, yazılarımı kendime yazdım, paylaşılanları okumadım, ufak bir pencereden duyduklarımla bağlı kaldım “hayat”a. Şimdi yine hissediyorum, baharın sıcağıyla kabuk çatırdamaya başladı. Belki bir filiz bile yoldadır. Minik avokado tohumum gibi belki de haftalarca sadece çatlak bir kabuk olarak kalıp ser verip sır vermeyecektir içeride olanlara dair. Zaman gösterir.

Ellerim paslı, düşüncelerim uzundur girilmemiş bir kütüphane gibi ama yazdıklarımın beğenilmesini isteyen egom halen tüm haşmetiyle duruyor orada. Bunu yazarak onu karanlıktan aydınlığa çıkardığımda ise o haşmetini kaybediyor ve ben mükemmelliği bırakıp gerçek olma özgürlüğümü kazanıyorum işte. OH!

20160525_204218 (1).jpgEn uzun yolculuklar bir minik adımla başlarmış. Bu da benim minik adımım yine yeniden. Tohumun çatlağından çıkanlar. Öyle çok kişi suladı ki o tohumu bu günlerde. Suyun hatrına döküldü belki de bu kelimeler. Sırt çantamı taktım mı dünyayı fethedebileceğimi hatırlattı biri, bir diğeri değerliliğimi, bir diğeri en ufak hikayenin bile neşeyle anlatıldığında büyüye dönüştüğünü, başkası ise paylaşımların nasıl da fark etmeden hayatlara dokunduğunu. Biri elimden tuttu sevdi, biri saçımı okşadı, biri öpüverdi burnumun ucundan, biri telefonda yüreğime şarkı söyledi. Bunlar olurken bir de yolda yürürken”yaşa, öğren, paylaş” yazılı bir tişörtle burun buruna gelince duramadım, dayanamadım, yazdım.

Buradayım. Olduğum kadar. Olduğum gibi. Kendi sesimle. Öğrenebildiklerimi paylaşabilmek umuduyla.

Merhaba ben Ayşe :)

Kalp düşerken ne duyulur?

yol2Bir süredir Chrome’un çeşitli eklentilerinden yararlanarak Facebook’u süre kısıtı ile ya  da haber akışım gözükmeyecek şekilde kullanıyorum. O haber akışına girdim mi çıkamıyordum çünkü bazen ve bu durumu sonrasında gelen bir yetersizlik hissi takip ediyordu. Ne güzel hayatlar yaşanıyor diye uzaktan izlerken gıptayla karışık bir hüzün sarıyordu beni.

Bugün sabahtan telefonumu aldım elime (eskiden hep laf ettiğim şeyleri yapar buldukça bağımlılıklarımı daha iyi görüyorum) ve Facebook açtım. E tabi telefonun ne benim kısıtlamalarımdan haberi var ne de belirsiz hüzünlerimden. Serdi önüme insanlar dolusu hikayeleri ve ben kana kana içtim. Özlemişim diye düşündüm; dünyayı biraz da arkadaşlarımın, sevdiklerimin gözünden izlemeyi özlemişim. Bazı haberleri heyecanla okudum, bazı paylaşımlarda içim gülümsedi. Ara ara da kalbimin ayaklarımın arasına düşüverdiğini fark ettim ama üzerinde durmadan o haberleri daha hızlı yukarılara doğru ittim parmağımın bir hareketiyle.

Sonra duraksadım. O kalbimin ayaklarımın arasına düşüren haberlere tek tek, yavaş yavaş baktım. Kır çocukları atölyesikalpten masal çemberi, söyleşiler, okunacak güzel kitaplar, doğaya dönüş hikayeleri o anda parmağımla geçiverdiklerimdi. Ruhumun yapmayı istediği ama benim kulaklarımı tıkamayı seçtiğim yerlerde kalbim minik bir uyarı sistemi geliştirmiş gibiydi. “Hey! Bunlar benim heyecanla atmamı sağlıyorlar, bak bunlar yokken düşüveriyorum ayaklarının dibine. Pşt! Bir dinlesene beni, ufacık bişi söyliycem sana…”

Öfke, kıskançlık, üzüntü gibi “kötü” diye etiketlenen hislerin elçiler olduğunu biliyordum ama bu sıralar unutmayı seçmişim demek ki. Kalp düşmesi de yürümeyi isteyip yürümediğim yolların elçiliğini yaptı bana, bu sabah duydum. Hatırladım beni geren herşeyin içerisinde görmemeyi seçtiğim mesajlar olduğunu, rahatsızlıklarıma bir adım daha geriden bakabilmeyi ve o mesajları dinlemeyi diledim bu sabah.

Henüz bu bilgi ile ne yapacağıma karar veremedim, gelir gelmez yazmak dahi bir adımdır dedim. Bir süredir ruhumu kemiren yola düşme, doğaya dönme, içime bakma hallerimle koşarak kucaklaştılar. Biraz hasret gidersin kalbim ve ruhum, sonrasında açılır önümde yollar mutlak.

Yine bu sabahki Facebook gezintimde Şems’ten sözcükler görmüştüm yollar ile ilgili. Aradığımda tekrar bulamadım ama başka bir sözünü paylaşayım Şems’in istedim:

Yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir. Sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. Gerisi zaten kendiliğinden gelir.

Şems-i Tebrizi

Aşkla…

Aaauuuuuuuuu!!!

wolf
Chiara Bautista

Bugün dolunay! Perdeler arasından süzülüp gelip beni bulan ay ışığı, çevremdeki kadınlarla yaptığımız çember, evi toplamak, elmayı ısırarak yiyebilmek, nefes almak, ağlayabilmek, kızabilmek, özleyebilmek aslında hepsi birer armağan benim için. Bir kısmı beklenmedik, hatta ilk anda baktığımda “bu ne ya!” dediğim, bir kısmı değerini hep hissettiğim, bir kısmı kahkahalar attıran, bir kısmı gözümden yaşlar süzülten.

Ay gibi. Bir yanı karanlık, bir yanı aydınlık hayatımın. Bir yanım karanlık, bir yanım aydınlık benim. Doğayı hiçe sayanlar var bir yanda, bir yanda doğa için kendini hiçe sayanlar. Karanlığa ışık vuruyor, ay perdeden süzülüyor, bir yolunu buluyor, hüzmesi burnumun ucunu öpüveriyor.

Karanlıkları ışıklarla bastırmaya ne kadar istekli bu şehirler. Karanlığa hasret kalıyorum sokak lambalarının, farların, alacakaranlıkta yakılan ışıkların arasında. Karanlığın korkunçluğu kendi içimde gizli gibi geliyor. Ben karanlıkta karanlığımı dinlemeyi seviyorum, özlüyorum. Her zaman değil! Ama vahşi yanım bazen ormanın kenarına gidip tellerin arasından uluyor, kapana kısılmış gibi hissediyorum. Avaz avaz bağıramadığım için, hönküre hönküre ağlayamadığım, ağız dolusu küfür edemediğim için. Bunları karşımdaki için değil, kendimde yansıyan duyguları dışarı çıkarmak için yaptığımı açıklayamadığım için. Tellerin arasından bakıp içimden uluyorum. Bana bakan dudaklarımın büzülüp gözlerimin hafifçe kapandığını görebilir, ama ses yok…

Ne yazdığımdan tam da emin değilim aslında, elime geldiği gibi yazıyorum. Burada da henüz uluyamıyorum, ses çıkmıyor, henüz vahşi yanıma vurduğum ket düşmedi ayaklarımın dibine. Ama hissediyorum, ufak ufak parçalara ayrılıyor. Uzak olmasın istiyorum ormanda ayağımda toprağı hissederek koşuşum, şelalenin altında tüylerimin ürperişi, ciğerimin yettiği kadar bağırışım, şefkatle bağırıma basışım çevremi, ve şehvetle baştan çıkarışım. Hepsiyle ben. Karanlığımla, aydınlığımla, uysallığımla, vahşiliğimle ben.

Dolunay’da bırakmak istediklerimizi döktük çembere bir bir dün gece. Adaçayı kokuları içinde. Bir avuç kadın, biz. Korkularımızı koyduk önce. Varsayımlarımızı sonra. Tepkiselliğimizi. Özlemlerimizi. Sabırsızlığımızı. Yalnızlığımızı. Sokak lambasını. Söyleyemediğimiz sözleri. Çemberi kapattık, sümkürdük, mumları üfledik, çay içtik. Kapanmış gibi gözükse de çember, benimle, ve ben çembere tam şu anda ketlerimi koydum.
Çember de çembermiş ha, bana mısın demedi*

Özlediklerime.. Özlediklerimle.. Ne dileğiniz varsa görmeniz dileğiyle..

* Masa da masaymış ha – Edip Cansever

Adam yaşama sevinci içinde
Masaya anahtarlarını koydu
Bakır kâseye çiçekleri koydu
Sütünü yumurtasını koydu
Pencereden gelen ışığı koydu
Bisiklet sesini çıkrık sesini
Ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu
Adam masaya
Aklında olup bitenleri koydu
Ne yapmak istiyordu hayatta
İşte onu koydu
Kimi seviyordu kimi sevmiyordu
Adam masaya onları da koydu
Üç kere üç dokuz ederdi
Adam koydu masaya dokuzu
Pencere yanındaydı gökyüzü yanında
Uzandı masaya sonsuzu koydu
Bir bira içmek istiyordu kaç gündür
Masaya biranın dökülüşünü koydu
Uykusunu koydu uyanıklığını koydu
Tokluğunu açlığını koydu

Masa da masaymış ha
Bana mısın demedi bu kadar yüke
Bir iki sallandı durdu
Adam ha babam koyuyordu.

Dum dum dum

Heyecanlıyım! Yatağımda yüzüstü uzanmış deli gibi yağan yağmurun ağaçlar arasındaki hışırtısını, çatıdaki tıpırtısını dinliyorum, kalbim de eşlik ediyor. Dum..Dum..Dum..

20150811_090440
Hindiba pansiyonun bungalovlarının huzuru!

Elifin anlattığı bir hikayeyi anımsıyorum, kalp her atışında temizledipi kanın yüzde yirmibeşini kendisine alırmış, her hareketimizde kendimizi beslemek kalbimizi onurlandırırmış. Dum..Dum..Dum.. Kendini beslemeyen kalp organları besleyemezmiş ki.. Dum..Dum..Dum..

Nereden çıkıp geldin sen hikaye? Ne güzel ettin, hiç yoktun aklımda! Aklımda bu seneme tam da hayallerimdeki gibi girmiş olmamdan bahsetmem vardı. Önce ilk kez toplu bir destek çağrısına çıkmam, ellerim terleyip yüzüm kızarsa da iki ayağım üzerinde durup doğumgünümde kendime destek istemem ile sınırlarımın esnediğini söyleyektim. Dum..Dum..Dum.. Kalbim bilirmiş meğer.

20150809_161233

Sonra çocukluğumdan beri olan en heyecanlı çünkü en süpriz partiyi bana çaktırmadan organize eden (biraz çakmaya başlamış olsam da) hayatımın iki güzel başağı, uzaklardan dahi bana gökkuşaklı pastalar yollayan kır çiçeğim ve partimin iki (yaz çocuğu olarak doğumgünüm hep başkalarının tatillerime denk geldiğinden :)) konuğu ile ne kadar havalara uçtuğumu anlatacaktım. Anlatmış kadar oldum diyeyim. DUM..DUM..DUM..

20150809_181059
Evet! Bir pusulam oldu hep yolumu bulabileyim diye! Rengarenk kalemlerim, kitap ayracım ve süpriz yumurtalarım oldu! Aşk dolu böreklerim, gökkuşaklı pastam!

Bugün ise doğanın ortasındayım,penceremden yağmur akıyor, çarşaflar beyaz, gök gri, ağaçlar nemli, ben heyecanlı.. Öyle güzel sözler ve dileklerle uyudum, uyandım ki! Varlığınoza şükürler olsun canım ailem, dostlarım, kardeşlerim! Sizi çoook seviyorum. Ve kendimi dee! İyi ki doğdum..dum..dum..dum.. Kendi şarkılarımızı söylemeye cesaret ettiğimiz bir yıl olsun!